Saat 01:10 Suç ve ceza
11 Nisan 2023 Salı
8 Nisan 2023 Cumartesi
KATİL MEZARLIKTA
Ölümü düşünen olmuştur aranızda. Hele bir mezarlığın önünden geçtik mi daha çok düşer akla. Soğuk, acı, uzak, bazen yakın-çoğunlukla yakın-, süresiz bir boşluktur. Bedene üflenen ruhun çıkıp ayine-i ruhta kendine bakıp izler saatlerce eserini. Sonra ulaşır sonsuzluğa. Özgürlüğüne kavuşur. Kuşlarla gökyüzündedir. Göç eder belki. Rüyalardadır çoğu zaman. Nereye eserse oradadır biraz. Peki, ölümü düşünürken ölenleri hatta ve hatta öldürdükleriniz de geldi mi akla? Düştü mü hiç kalbe zehriyle?
Mutlaka düşmüştür zihnin derinliklerine. İnmiştir tozlu raflardan. Şöyle bir tozunu savurup bakmışsınızdır. Peki asıl soruya gelelim. Bir insan ömründe kaç kere katil olur? Yolda yürürken bir ayak dolusu karıncayı ezdiğinde ya da evinde mışıl mışıl uyurken kulağını parçalarcasına çığlık atan küçük, siyah, tüylü karasineği suç aletiyle duvara yapıştırdığında mı? Ya da bir çiçeği zalimce saçlarından yolarak ait olduğu topraktan alıp süslü püslü bir vazoya koyup bir iki adım gerileyerek ortaya koyduğu eserine bakıp gülümsediğinde mi? Yoksa gül şarabı gibi içini yakıp kavuran hırsına yenik düşüp bir Ademoğlunu öldürdüğünde mi? Bilemiyorum. Belki de bedenin içinde çırpınan ruhuna sapladığında hançeri, içinde horoz şeker yiyen çocuğu öldürdüğünde ölür insan. Suç yaşatanda mı yoksa yaşanılan da mı? Ben ne bileyim. Ama bana sorarsanız -ben de çok bilirim ya gerçi ben neyi bilirim ki zaten- ikisi birden. İnsanın ölmesi sizce neye bağlıdır? Aşk mı, para mı, hırs mı, vicdan mı, hayat mı, insanlar mı? Karar veremiyorum. Bana kalırsa hiçbiri değmez ölmeye. İnsanı ölmeye sürükleyen başkalarını cezalandırma arzusudur. Ona yaşatılanın cezasını çektirmeye çalıştığında sürüklenir ölüme. Dünyada bizlerden çok önce var olan ve bizlerden çok daha akıllı olan ve biyolojik sınıflandırmada aynı grupta bulunduğumuz hayvanlardan örnek vermek isterim. Kendisini yakalamaya çalışan bir avcının ağına düşmemek için ona yapılan demonikçe planı alt ederek intihar etmeyi tercih eden bir geyik düşünün. Bilinmez bir hiçliğe doğru salıveriyor kendini. Ve zalim katili hırsa boğup dünyadan yok olmayı tercih ediyor. Gururu uğruna ve onu ağına düşürmeye çalışanı hırsına boğarak yine onu cezalandırma uğruna kendi canını feda eden bir geyik. Ne çok benzerlik var değil mi? Peşinde olan bir zalim avcı ve onu cezalandırmaya çalışan iki canlı. Tek farkları biri somut çığlıklar atarken diğeri bir ses tanesi bile çıkaramaz. Peşimizde olan avcının özellikleri aynıdır aslında. İkisi de zalim, ruhunu şeytana teslim etmiş bir Âdemoğlu. Ve ortak hedefler. Yaşatılanın cezasını başkasına çektirmek uğruna faturayı kendine kesen iki soluk alıp veren canlı. Bu kişiler bu dünyada ilanihaye kendilerini münferit sanarlar. Fakat şu incir çekirdeği kadar dünyanın oyunları bitmez. Neler çıkaracağı bilinmez. Mutlak suretle çıkarılması gereken öğütler bırakır bizlere. Fakat bir anda o kadar efsunlanırız ki onu fark edip, hissedemeyecek kadar kendimizi bu ışıltılı dünyada karanlığa hapsedebiliriz. Bir anda gözümüz kör olur sanki. Ya da kör hale gelir. Ne sebeple olduğu bilinmez. Herkesin farklıdır denizi. Mühim olan o denizin derinliklerinde ne süre nefesimizi tutabildiğimizle ilgilidir. Ufak bir örnekle açıklamak isterim. Bir kadın silüeti tasarlayın aklınıza. Naif, zarafet içinde bulunan ve gözleri kör eden bir güzellik. Herkesin farklı düşünmesi için fiziksel özellikleri siz değerli okuyucularıma bıraktım. Bir adamla yolları kesişir günün birinde. Belki bir sahafta, belki biri vasıtası ile, belki de sadece tesadüf üzerine kurulur bu aşk hikayesi. Birbirini çok seven iki aşığa dönüşürler. Günler saatler hashas geçiyordur. Fakat gün olur uzaklaştırır adam kalbinden bu tutkulu aşkı. Erkek okuyucularım bana kızmasınlar. Kadın anlamaz nedenini. Fakat gururuna yediremez, terk edip gider aşığını. Kadın, bu aşk denizinin derinliklerinde kendini bir hiçliğin ortasında yapayalnız bulur. Bu yapayalnızlığın içinden kendini karaya çıkarmak için kalbini bir hınçla söküp avuçlarının arasına aldıktan sonra tıpkı bir avcının avına arzulu bir susamışlıkla baktığı gibi, ezdiği o küçük kalbinden akan kanı büyük bir zevkle izler. Sonunda aşkından sıyrılmış kupkuru kalmış bir kalp kalır ortada. Gözlerinden akan kanla beraber, canlı bedeni adeta usta bir heykeltıraşın özenle yonttuğu bir alçı gibi katılaşmıştır. Artık hiç kimseye hatta kendine bile güvenemez. Kalbini açamaz hale gelir kimseye. Gözyaşı dökmüyordur artık. Kimse için. Saksıdaki ölen çiçeği için gözleri dolan kadın artık ifadesizdir ve gözleri çöle dönmüştür. Alnında hep aynı ifadeden dolayı derin çizikler oluşmuştur. Kimin umurunda? Sadece yaşıyordur. Tabii buna yaşamak denirse. Uzun yıllar geçer ve canlı bedeni bu katılığa, bu taşlanmışlığa dayanamaz artık. Ve tabure düşer. Morarır gökyüzü. Ağlar belki tüm çiçekleri. Aslında yıllar önce ölmüştür ruhu. Kendimce asıl ölüm budur. Çektiği acıyı ruhuna çektirdiğinde ölür insan. Beden ölümü acısızdır. Fakat hıncını sana üflenen cana çektirdiğinde gerçekleşir ölüm aslında. Ve ulaşırsın beka-i ruha. Ve evet insan ömründe birçok kez katil olur fakat en çok kendini öldürdüğünde canı yanar. İşte katil olmak istediği mezarlıktadır. İçinde...İÇİMDEKİ TÜRKÜ
Yağmurun altında elmasını yiyerek ilerledi kız. Tüm gün yağmurda nasıl kayıp düşeceğini hayal etti fakat hiç de umduğu gibi olmadı. İçindeki düşme korkusuyla asla düşemeyeceği ve ayağının yaprağa takılıp kaymayacağı yerlerden geçti temkinlice. Yanından otobüs geçti. İçinden bir kişiyle göz göze geldi. Bunu rutin haline getirmişti resmen. Ne zaman bir otobüs geçse mutlaka bir kurban seçerdi ve göz hapsine alırdı görüşünden çıkana dek. Elmadan bir ısırık daha aldı. Tam o sırada kulağında son ses çalan bağırtılı şarkısı kesildi ve elmanın ısırık sesinin nasıl yankılandığını duydu. Neyse ki başka şarkıya geçti kulağındaki müzik de başkasına yaptığı bu eziyet verici sesi kendisi duymadı. Bir ısırık daha aldı. Elma o kadar yumuşaktı ki diş izlerini ilkokul kitaplarındaki kayak yapan çocuğun arkasında bıraktığı kar izlerine benzetti kız. Yürüdü ıslak yollarda. Yalnızlığın verdiği ıstırap ve hazla birlikte ıslana ıslana yürüdü. Ve öğrendi kız kendiyle konuşmayı. Çoktandır biliyordu belki de ama ne zamandır olduğunu kestiremedi aklında. “Ne fark eder”dedi içinden. Belki de çocukluğundan beri yaptığı ufak oyunlardan biri olan bu özelliği devam ediyordu. Uyumadan önce uydurduğu aşk masallarındaki başrolleri konuşturduğunda başladı belki de. Böylece sevdi kendiyle sohbetlerini, münakaşalarını, gelgitlerini...
Yolda ilerlerken “Sevdim bu işi” dedi kendine. “Ne işi?” diye sordu kendi. “İçime içime kendimle konuşmayı” diye cevapladı kendi. İşte böyle öğrendi bu kız yalnızlığın tadını. Tıpkı yaban mersinin ağızda bıraktığı o tat gibi. Tatlı ama buruk. Alıştı bu burukluğa. Öyle alıştı öyle benimsedi ki yalnızlığı katlanamaz oldu kalabalıklara. Nefesini keser oldu insanlar. Ne ara yalnızlaştı bilen yok. Ama öyle alıştı ki bu sessizliğe. Hani sizi rahatsız eden bir ses olur ve kesildiğinde bu ses, ona alıştığınızı fark edip sizi rahatsız etse de devam etmesini beklersiniz ya. İşte böyle. Bu rahatsız edici sessizliğe öyle alıştı ki kaybolduğu an onu bekler oldu. Bu zifiri sessizliği özler oldu zamanla. Bu yalnızlık, bu sessizlik sığınağı olmuştu. Kimsenin görmediği ulaşamadığı insanların yanından geçmesine rağmen ne kızın onları ne o insanların onu görmemesi iyi geldi kıza. Bu sığınağa gizlenip günün belki her saati bir parça müzik ve düşüncelerle dolu bir çift ifadesiz bakışla zifirilikte kaybolmayı öyle sevdi öyle sevdi ki anlatır oldu gününün nasıl geçtiğini kendine bu sığınakta. Yorulmadan usanmadan açıklamak zorunda olmadan. Her şeyi yorumlamak kendince ve karşılaşmamak anlamsız bakışlarla. Duymayan kulaklara anlatmaya çalışmadan basitçe dinledi kendini kız. Uyumadan önce gözünün önüne gelen suratlar kadar tuhaf da olsa söyledi fikirlerini kendine. Bazen tuhaf bazen yaratıcı bazen saf bazen zekice bir fikri sundu kendine. Ve doydu bu düşüncelerle. Acımasız da olsa çaresiz de olsa buldu kendinde çareyi de cesareti de merhameti de. Mutluydu bu mağaradan açılan penceredeki yansımasından. Herkese göre somurtkan olan bu kız dinletti en şen kahkahalarını kendine. Severdi bu melodiyi ve duyurmak istemezdi kulağı tıkalı tüm insanlara. Belki bir gün biri duymak ister ümidiyle de yaşamayı bırakalı çok olmuştu. Sesler çoğalır belki. Belki kız kendiyle baş başa kalır bu bedende ömrünce. Bilinmez bir türküdür kendiyle hasbihal. Sonu gelmeyen bir ezgidir bu kızın ruhu. Orkestrası da seyircisi de eleştirmeni de aynı bedendedir. Beni soracak olursanız ben sadece büyük bir hayranıyım. Ben, siz okuyucularım. Bu kızı yalnızlığa iten sizlerim. Ben sadece bir sesim belki bir harf belki bir nota. Belki arafta yolunu kaybetmiş bir yolcu...GÜNEAŞIK
Boğulmak üzere olduğum denizin derinliklerinde aradım durdum o balığı. İndim derinlere fakat bulamadım. Neydi o balık, kimdi bilmiyorum. Ama aradım onu tüm gece. Su yüzüne çıkamadım. Yosunlar dolandı ayağıma. Çektiler beni. Belki balığa götürürler diye ses etmedim. Çektikçe bağırdım onlara. Sordum balığı geçen her su damlasına. Sordum her akıntıya. Fakat bulamadım o balığı. Pes ettim sonunda. Kopardım yosunları ve ışığa doğru yüzdüm. Yüzdüm. Yüzdüm. Yüzdüm… Çıktım su yüzüne. Ulaştım güneşe. Ciğerlerim doldu nefesle. Saçıma değdi güneş. Yaktı tenimi. Sonra baktım kıyıya. Benimle beraber güneşten kavrulan, o sarı saçlı Günebakan’ı gördüm. O da bulmuş güneşini. Tek başına. Dimdik ayakta ezeli ve ebedi aşkına gururla bakıyor. Mutluluktan saçları parlıyor. Kavruluyor belki güneşten fakat mutlu. Onu aramış. Uzun yollar kat etmiş. Uzaklaşmış ekildiği topraktan. Topluluğundan dışlamış kendini. Sadece kendi baksın istemiş Güneş’ine. Özel olmak istedi belki de onun için. Uğruna öldüğü güneşi bulmuş. Büyük kulaçlarla çıktım kıyıya. Gittim yanına. Kokladım saçlarını. Sıcağını hissettim. Gözlerine baktım. Aşkına, güneşine birlikte baktık. Sahi bilir misiniz güneşi uğruna ölen günebakanın hikâyesini?
Müziğin, şiirin, sanatın ve güneşin tanrısı olan Apollon ve altın rengi saçları olan, deniz mavisi gözleri ile Pers Prensesi Clytie bu hikâyenin kahramanları. Aşkına karşılık bulamayan Clytie, Apollon ’un peşinde yemeden, içmeden dağ tepe gezerek sevdiğinin kendisini gökyüzünde göstermesini bekler. Ama hiçbir şekilde Apollon ona karşılık vermez. Üstelik gidip bir de Clytie’nin kız kardeşi Leucothoe’ye âşık olur. Clytie aşkından bitkin düşer. Artık güneşe bakarken başı dönmeye, gözleri kararmaya başlar. Vücudunda derman kalmamıştır. Dizlerinde ayakta duracak güç bulamaz ve yığılır aşkından kavrulduğu Apollon ‘un sıcaklığını verdiği toprağa. Ve ölür aşkından Clytie. Apollon Clytie’nin cansız bedenini kolları arasında görünce kahrolur. Ve göklerin tanrısı Zeus’a bir şeyler yapması için yalvarır. Zeus da Clytie’yi sarı saçlı bir çiçeğe dönüştürür. Artık Clytie günebakan suretinde Apollon’u sonsuza dek takip edecek nerede olursa olsun onu arayıp bulacak ve yüzünü ona dönüp ısıtacaktır sıcağıyla tenini. Okşayacaktır saçını saçtığı kuvvetli ışıklarla. Ve yaşayacaktır aşkını sonsuza değin. İşte günâşık bir çiçeğin hikâyesiydi anlattığım.
Acısını paylaştım onunla. Beraber ısındık sıcağıyla. ‘Ah zaman yorgun günebakan güneşin adımlarını sayan. Gezginlerin yolu bitirdiği yerde o güzelim ülkesini arayan’ dizelerini okudum ona William Blake’den. Sonra döndü bana. Bul onu dedi. Saniyeler sürdü dönüşü. Tekrar baktı ebedi aşkına. Kafamda yankılandı sözü. Koştum denize doğru. Hızlı kulaçlarla yüzdüm. İşte balık ordaydı. Ben kulaç attıkça uzağa götürdü beni. Sonra daldı suya. Ben de daldım onunla birlikte. Takip ettim onu. Götürdü beni derinliklere. Gözlerim aşinaydı bu su şehrine. İyice indik derinlere. Sonra durdu, baktı bana. Uzun uzun baktı gözlerime. Kayboldu ortadan birden. Aradım. Döndüm durdum. Fakat yoktu bulamadım. Zihnimde duruyordu bakışları. Birden ufak bir kız çocuğu yüzü gördüm belli belirsiz. Gözlerimi açtım kapadım kayboldu. Çıktım su yüzüne. Baktım kıyıya. Ayçiçeği solmuş, güneşi batmak üzereydi. Olduğum yerde çırpındım durdum. Fakat neye yarar. Aklım karmakarışıktı. O kız kimdi ? Balık beni neden ona götürdü? Bu sorularla boğuşurken yorgunluktan titreyen kollarıma engel olamadım. Kıyıda gördüm onu. O kızı gördüm. Elinde kırmızı balonlu bir kız çocuğu. O kızdı bu. Az önce karşıma çıkan belli belirsiz halis gibi kızı gördüm kıyıda. Beni bekliyordu. Yüzdükçe yaklaştım ona. Kırmızı ayakkabıları vardı. Yüzdüm nefes nefese. Kot bir elbise, içinde çizgili bir kazak. Su yuttum hep. Saçları upuzundu. Sonunda geldim . Nefesimin sesi yankılandı kumların arasında. Sarıldım ona. Sevdim saçlarını. Öptüm yüzünün her yerini. Buldum seni dedim. Buldum! Sokak arasında yeşil kamyonundan bebeğine beşik yapan kızdı bu kız. Saçları kıvır kıvır. Mis gibi kokusuyla aldım nefesimi. Ufacık elleri var. Elini öptüm koklaya koklaya. Sol elinin üstünde ufacık bir ben. Elindeki beni öptüm. Öptüm. Öptüm. Öptüm. Sarıldım dayanamayarak sıkı sıkı. Buldum dedim buldum. Arkadaşları oyuna almayınca ağlayan, koltukların arkasına saklanıp kendine dünyalar yaratan, hayat dolu o kızı buldum. Sonra konuştu birden. Ne oldu sana? Dedi. Baktım şaşkınca. Saçlarıma dokundu. Okşadı yüzümü. Şimdi hasret giderme sırası ondaymış gibi sevdi beni. Gözlerimde takılı kaldı gözleri. Kaşlarının ortasında iz olan yere baktım. Suçiçeği izi. Ömür boyu bizimle olacak o derin çukur. Dokundum minik izine. O da benim yüzümde aynı yere dokundu. Sevdi Yaramızı. Tekrar sordu. Ne oldu sana? Sadece bakabildim gözlerine. Dudaklarımda güç yoktu. Konuşamadım. Tek ses çıkaramadım. Titremeye başlayan vücuduma engel olamadım. Bükülen dudağıma baktı. Usul usul akan fakat dinmek bilmeyen gözyaşlarımı sildi. Minik sabun kokulu eliyle okşadı yüzümü. Akan gözyaşımdan öptü. Balonunu verdi bana. Beraber bıraktık gökyüzüne. Batmakta olan güneşin yanına gönderdik balonu. Gözlerinde bana üzülen bakışları birden parladı. Gülümsedi kocaman. Kıvrılan dudaklarıma engel olamadım. Tebessüm etmemek elde değildi bu güzel yüze. Sonra yavaşça bıraktı elimi. Son kez gözlerime baktı ve gitti. Batan güneşin ışıkları arasında kayboldu. Ağlamam durmuştu. Gidişini seyrettim. Arkasına baktı. El salladı. Bana, İşte buldun beni dedi. Ve gitti. Turunculuğun sonsuz ışıkları arasında kayboldu. Saatler sonra dizlerimde güç bulabildim ve kalktım ayağa. Sırtım dönük olan denize doğru döndüm. Uzunca izledim mehtabı. Güneşin yerini soğuk ay almıştı. Öyle parlıyordu ki gözlerim kamaştı. Ve uyandım. Ter içinde kalmıştım. Etrafıma bakındım. Ne ay vardı ne güneş ne de o minik kız. Yatağımdaydım. Birkaç dakika kendime gelemedim. Gözümü kapadım. Tekrar açtım. Doğruldum yatakta. Ayaklarımı soğuk zemine bastım. Kalktım. Masamın üstündeki Lal şarabından doldurdum bir kadeh. Ve yanındaki aynadan yansıyan görüntümü izledim. Yüzümdeki tebessüme engel olamadım. O kız çocuğu için gülümsedim. Kıvırcık saçlarımı düzelttim. Ve kaldırdım kadehimi ona. Buldum seni dedim buldum.ÇİÇEK YANGINI
Kafamın içindeki seslerle uyandım bu sabah. Sanki bitmek bilmeyen bir siren sesi. Bir dakikayı çoktan geçmiş saygı duruşu fonu. Anons veriliyordu. Yağmur dolayısıyla şehirde dışarı çıkışların tehlikeli olduğu söyleniyordu. Aldırış etmedim. Kahvaltı yapmak istedim. Yağmur umurumda bile değildi. Çakmağı çaktım. Allah’ın cezası çakmaklar yine yanmadı. Sonunda yanan bir tane buldum. Kırmızı olan yanıyormuş. Sonra baktım ki mavi olan da yanıyormuş. Bir çanak çakmak içinden nasıl bulayım doğru olanı. Müneccim miyim ben? Kardeşime annem gibi seslendim yine. Gitgide benzer oldum. Cam dibindeki marketten yedi doksana aldığım fesleğen çekti dikkatimi. Nasıl da bana benziyor dedim içimden. Yemyeşil hoş kokulu fazla su istemez güneşe çok ihtiyaç duymaz kışa doğru çiçek açar ve toptan kurur. Bir dahaki yaza kadar yeşillenmez bir daha. Ne orkide kadar narindir ne kaktüs kadar güçlü. Her soğukta donar çiçeklerim. Isınana kadar da açmaz göstermez güzel beyazını yeşilini. İşte benim benzerliğim de bu noktada başlıyor. Ne su isterim ne güneş. Ölmeyi bekleyen fesleğen gibi tadını çıkarırım saksımın. Öleceğimi bilsem de hatta yaklaşsa da ölümüm ağrımaz karnım. Bilirim ki zamanım dolmuş o yerde. O evin camında bitmiş rüzgâr estikçe yayılan kokum. Herkes dokunur kokusunu duymak için. Sevinir buna fesleğen fakat bilir ki yerini yine orkideler alacak. Çünkü narin olanın üstüne titrer insan. Ölmesin diye elinden geleni yapar. Onunla konuşur sever. Aman ha suyunu fazla dökmeyin solar diye nidalar atılır evin içinde. Orkide gururla salınır yerinde. Çok güneşte kurur kalır az güneşte solar. Dar saksıda duramaz kökleri. Herkesin etrafında dört dönmesine bayılır. Hele çiçek açtı mı değmeyin keyfine oturun izleyin. Kaktüs ise aksine evin sevilmeyen çocuğu. Çiçek açmadığı sürece faydasız görülen fakat dokunmaya korkulan bir ergen misali orda burada durur. Hep yeri değişir fakat hiç rağbet görmez. Ben ne orkideyim ne de kaktüs. Zaten o kadar naif olamadım o kadar güçlü de. Zamanı dolunca ortalıktan yok olan bir yer mantarıydım ben. Fazla ilgiden boğulan fakat ilgisizlikten de çiçekleri zayıf düşendim ben hep. Nazendeydim biraz. Biraz da hoyrat. Yerinde durmayan ama evin içinde huzurla kalan. Bazen öfkeden deliye dönen bazen ipli gözlüğüyle sallanan koltuğunda huzurla gazete okuyan yaşlı tonton bir amca kadar sakin. Bazen güzel bazense çirkin. Uzun hikayeyim biraz. O an anlatılmak istenen fakat anlatmaya değmeyen. Bazen kıyan bazen kıyılan. Ölen ya da öldüren. Mezar çiçeğiyim aslında. Ölülere layık görülen. Solan mezar çiçeklerini gördünüz mü hiç? İşte o mezar sevilmeyen hatta akla gelmeyen fakat öylesine dikilmiş çiçeklerle hatta solmuş çiçeklerle dolu bir mezardır. Mermeri kararmış hatta yamulmuş bir mezardır o. halbuki mezara fesleğen ekilse anlaşılmaz öylece atılan bir ölü olduğu. Solsa bile fesleğen zamanı dolmuştur denir. Bakımsızlıktan ölmüş demez kimse. Bilirler huyunu. Benim mezarıma fesleğen ekin. Ne çok gelip beni rahatsız edin ne de az gelip özletin beni suya. İkisinin ortası olsun. Bari bakmasanız bile anlaşılmasın. Bedenim üzülmez de ruhum dışardan görse dayanamaz. Ağlar durur. Benim de kafam şişer. Mezarımda düşlemek isterim. Mesela bir fesleğen tarlasında yürümek isterim. En büyük fesleğenleri ben yetiştirmek isterim. Hani lavanta bahçeleri olur ya. Heh işte tam öyle koca bir tarla fesleğen. Gelenlerin kokusunu şişelemek isteyeceği kadar fesleğen. Hele bir rüzgâr esti mi işte tamam. Belki de hayatın anlamı bir tarla fesleğen kokusudur. Oturup dinlenirken burnunuzun mest olduğu avuç avuç fesleğen kokusu. Zamanı dolana kadar bu kokuyla delirircesine dans etmek. Hatta böyle anonsta söylediği kadar yağmur yağsa. Toprak kokusuyla yeşil saçlı kızların kokusu birleşse... Savursalar rüzgârla saçlarını ve delirsek o cennet kokusundan. Tadına varsak. Öleceğini bile bile. Zamanı dolduğunda kurumasını gözyaşlarıyla izlesem.ve yaksam şu yanmayan çakmakların yanan bir tanesi ile tüm tarlayı. Gözyaşlarım sel olsa. İşte bunun anonsunu verin. Bir sel olacak. Fakat benim hayat dostlarımı kendi ellerimle yakarken döktüğüm gözyaşından. Benden bu kadar. Yeterince canımı yaktım. Daha fazlasına dayanamam.
5 Nisan 2023 Çarşamba
TAYFUN PİRSELİMOĞLU 1999 ‘’DAYIM’’
TAYFUN PİRSELİMOĞLU 1999 ‘’DAYIM’’
Filmi az evvel 2 kez olmak sureti ile keyifle ve not alarak izledim. Tayfun Pirselimoğlu filmlerini ayrı bir heyecanla açıp izlerim her daim. Filmin benim için klasik bir konusu veya bir özeti yok. Mutlaka izleyerek bu deneyime erişmek gerekir. Fakat biraz bahsetmek gerekirse ailesi tarafından bilhassa kız kardeşi tarafından meczup düşünülen bir dayı ve sonsuz minik yüreği ile ona inanan bir yeğen ve sessizce olup biteni izleyen tepkisiz bir anneanne arasında geçen 15 dakikalık bir kısa film. Normal kalıplarını yıkan ve onlara uymadığı için dışlanıp ötekileştirilen bir karakter olan dayı ve o kalıplardan haberi bile olmayan bir yeğenin dilinden anlatılan bir hikâye. Birçok özelliği ile hayatının röpteşambırlı şövalyesi olan dayısının renkli dünyasına dahil olan Halil’in ağzından dinliyoruz olanları. Toplumumuzda oluşan normları , -normallik algılarını ve ötekileştirilen bedenleri yüzümüze sabah çarpılan soğuk su edası ile ayıltan bir film. Karakterimiz olan dayının görünmeyen kanatlarıyla uçma hayali, olağan dışı, burulmaya doyulmayan bıyıkları olan devamlı hayalleri uğruna çabalayan ve tahminimce o topluma çok aykırı olan eşcinsel kimliği ile beni çok etkileyen bir karakter. Filmi iki kez izlememe rağmen birçok gizli ayrıntı barındıran bir film. Bana ilkokulda okuduğum martı Jonathan hikâyesini hatırlattı. O ilkokul dönemimde beni kayaya toslatan bir kitaptı. Bitirdiğimde boş bakmalarımın yarım saati aşkın süreleri bulduğu olmuştu. Bu film beni o dönemlerime götürdü. Aradığım yolları hatırlattı. Dayı karakteri aslında birçoğumuzun aklının sınırlarını aştığında ortaya kalacak olan saf benliğimizi bize hatırlatıyor. Birçoğumuzun korkup ‘Ya öylesi de yapılır mı?’ dediğimiz hayallerimiz, bastırdığımız hayatlarımızla bizleri yüzleştiriyor. Halil karakteri tahminimce 5 yaşlarında ve dayısının anlattığı Berberi hikâyesi ve daha binlerce hayaline ortak olan bir yürek. Dayısının uçma hayaline birçok kez inanıp birçok kez ona acımasızca davranarak inanmadığını belli etmiştir. Hatta filmde bir sahnede tavandaki melek figürlerine bakarak aralarında şöyle bir konuşma geçer:
Uçacağıma inanıyor musun?
Hayır inanmıyorum.
Mutlaka uçacağım mutlaka
Nasıl?
Kanatlarımla…
Dayısının görünmez kanatları olduğuna inanır Halil. Oysa ona sadece meleklerin kanatları olduğu söylenmiştir. Belki de melektir dayısı. Bıyıklı ve röpteşambırlı bir melek. O görünmez kanatların timsali olan uçan koltuğu için çabalamasını belki de 42 yaşında aldığı mektuptan sonra anlamıştı.
Dayı karakteri uçma hayaline öylesine bağlıdır ki her gün bu hayal uğruna çalışmalarını sürdürür. Ona asla inanmayan kız kardeşi ve birçok kişiye rağmen hayali olan uçan koltuğu yaparak her şey olan gökyüzüne uçar bir pazar sabahı. Halil ve annesi bakar kalır ardından. Ve Halil belki de o an anlar hayallerin gerçek olabildiğine. Filmde geçen bir cümleyle açıklamak istiyorum aslında dayı karakterini. ’’Onun içinde fırtınalar kopartan çalkantılı yüreğini titreten melodinin ve kolları arasındaki dayanılmaz ruhun ne olduğunu kimse tam olarak anlamadı’’ böyle anlatıyor dayısını Halil. Onu kimsenin anlamadığı bir dünyada kalmak istemiyor dayı karakteri. Hatta aşkı yüzünden- belki de değil- intihar ediyor bir kez. Ayağı aksak kalıyor. Bir zamanlar Anadolu filminde şöyle bir replik geçer : ’’Zaten intiharların çoğu bir başkasını cezalandırmak için yapılmıyor mu savcı bey?’’ Bu durum biraz böyledir. Ona olan kinimiz öyle çoktur ki acısıyla kavrulsun isteriz ve kendimizden oluruz. Dayı karakteri de belki de bundandır geçti kendi canından cananı uğruna. O dönem onu kimse anlamazken tek dinleyicisi ve hayranı olan Halil dayısını bir kahraman olarak görür. İlk kamerasını dayısından alır. İlk filmini dayısı satın alır. Öyle iyidir ki yüreği çektiği, filmdeki sahneyi kimse görmesin diye aldığını düşünemez dayısının. Yüklü bir meblağa sattığı filminin gururu ile sayar parasını. Benim için ve eminim ki Halil için çok kıymetli olan ve Halil’in eline 42 yaşında ulaşan bir mektupla açıklanır her şey ya da sırlara gömülür birçok şey. Mektubun geldiği günü şöyle anlatıyor Halil: ‘’Bugün tuhaf bir mektup aldım. Mektupta şunlar yazıyor: Dayınız Afrika’da Koutopalice kentinde soğuk bir günde gökyüzünden düşme suretiyle ölmüştür, bilgilerinize.”
Öyle çarptı ki bu cümle bana. Eminim Halil karakterine çarptığı kadar. Tesiri altına alan bir mektup benim için. Halil tam 42 yaşında yani en son gördüğü Pazar sabahından bu yana tahminimce 37 sene sonra kadar dayısından aldığı haberle sarsıldı. Dayısı Afrika’da haritada dahi olmayan bir kentte hatta soğuk bir günde gökten düşme sureti ile ölüyor. Kulaklara tuhaf gelen bu mektup Halil’i inandırmıyor ve her şey olan gökyüzünde dayısının hala uçtuğuna inanıyor. Belki tuhaf gelecek fakat bende dayısının hala gökyüzünde olduğuna ve sadece Halil’e ufak bir mektubu yine kendi tarzıyla görünmez kanatlarının timsali olan uçan koltuktan kapısına salıverdiğine inandım filmin sonunda.15 dakikalık öylesine çarpıcı bir kısa filmdi ki 3 saat niteliğinde düşünme payı bırakıyor insana. Düşündükçe ayrıntılarıyla boğan kıvrımlandıkça labirent olan bir film. Tayfun Pirselimoğlu filmlerinde genelde bir çember mantığı vardır. Filmin sonu sizi yine aynı yere getirir. Filmin başlandığı mektup cümlesi ve bittiğini gösteren mektup cümlesi. Kendi imzasını da bizlere sunuyor çok saygıdeğer yönetmen. Filmden sonra kendime çıkardığım birçok ders var elbette. Ya da düzeltilmesi mutlak olan normlar var kafamda. Yıkılacak binlerce tabu. Binlerce inanış. Hayatımızın her noktasında dayatılan kalıplar ve çizilen sınırlar içinde bir karınca edası ile didinip dururuz. Çember genişlese bile biz çizgiyi aşmayız. Öğrenilmiş kabullenmeler bizleri sorgulatmaktan ve sorgulanmaktan alıkoyar. Ne gidebiliriz ne kalabiliriz. Ne söyleyebiliriz ne susabiliriz. Her şey bir çember kadar. Ne eksik ne fazla tam bir çember. Bize düşen bu çemberi elimize aldığımız büyük bir silgi ile silebilmek. Fakat öncesinde çizgiyi görebilmeliyiz. Yaşadığımız kısıtlı hayatları normal saymaktan vazgeçmek ile başlamalıyız. Görebilmeliyiz gerçekleri ve yüzleşebilmeliyiz onlarla. Düşünmeliyiz her şeyden önce. Zihnimizin tozlu raflarını karıştırmalıyız. Üstüne örtülen koltuk örtülerini toplamalıyız ve temizlemeliyiz başkası tarafından örülen ağları. Yıkmalıyız tuğlaları. Suç ve Ceza’da şöyle bir diyalog geçer:
Nastasya sorar Rodya’ya:
-Şimdi neden bir iş yapmıyorsun?
-Yapıyorum…
-Ne yapıyorsun?
-İş…
-Ne işi?
Delikanlı bir süre sustuktan sonra ciddi bir sesle:
-Düşünüyorum… Der.
Hatta kış uykusu filminde de geçer buna benzer bir konuşma. Dışarıdan ahmak beyinlerin gördüğü hiçbir iş yapmayan bizler, düşünme işi ile uğraşırız. Öyle ki düşünmekten ve bulmaktan başka çaresi olmayan binlerce dayı karakterini anlamaz aptal âdemoğlu. Öyle ki sizi boş, saçma ve işe yaramaz görürler. Oysa göremeyendir onlar çemberin çizgisini. Bırakın çemberi önlerindeki taşı göremez kimsedir bunlar. Okuyucularım kusura bakmasın kimseyi yermek değil amacım. Fakat çemberin içinde ikiye ayrılır insanlar. Düşünenler ve elbette düşünmeyenler. Bakın iyi veya kötü insan demeyeceğim. Bu sınıflandırma hep saçma gelir bana. Düşünen kimseler iyiyi de kötüyü de kendilerince bulur elbet. Mesele neye iyi neye kötü demek için başkasının oluşturduğu kalıplara itaat etmemek. Varsın düşünceler sapsın. Elbet yolunu bulacaktır. Düşünmeyen kimseler ise resimleri çizili boyama kitaplarında çizgiyi aşmadan boyarken hayatlarını bizler bomboş resim defterlerinde birer Van Gogh edasıyla çizeceğiz Yıldızlı Geceler’i. Bizler değişmeli ve gelişmeliyiz. Bırakın kalsın kalmak isteyen. Fakat bizler daima gitmeliyiz. Unutmayın ki her şey değişir. ‘’Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir’’ Der Herakleitos. Bizler görünmeyen kanatlarımızla her şey olan gökyüzünde uçacağız tıpkı Jonathan gibi. Tıpkı DAYI gibi…
ARAYIŞ
05.04.2023
ARAYIŞ
Neyi istediğimi
bilmiyorum.
Ve hiç bilmedim ömrümde.
Ağlamak gelir bazen, bazense şen kahkahalar
atmak durduk yere.
Severim kendimi, kimi
zamansa nefret ederim.
İçimi çözemem. Hep karmaşıktır duygularım.
İyi hissederken bile buruktur bir yanım.
Sever miyim insanları
bilemem.
Bazen dostlarsız
Bazen onlarsız
Bazense hiçkimsesisizimdir.
Gözyaşlarım ve kırık kalp çarpıntıları vardır.
Neyden utanırım veya neyden sıkılır bedenim
bilemem.
Bitmeyen planlar, coşkulu ruh çalkantıları boğar ve keser nefesimi.
Bu çalkantılı ruhla yaşamaya alışmak çok zor lâkin elimden onu duraklatmak gelmiyor.
Durdurulamaz bir ruh ve düşünceler
durağı.
Sonsuz şeridi olan düşünceler , hayaller otobanı.
Yazdıkça sildiğim
öğrendikçe unuttuğum hayat.
Yapmayı sevdiğim ve nefret ettiğim fakat
haberimin bile olmadığı huylar.
Bitmek bilmeyen bir huzursuzluk.
Ve olduk olmadık
yerde gelen kıskançlık.
Başka yaşamlara imrenme ve vazgeçme yaşamaya
dair hevesten.
Ne boş kağıtlar doldurdum anlamsız.
Ve baktım gururla olmayan düşüncelerime.
Eleştirdim çok kez kendimi
ve herkesi.
Faydasız geldi her
şey.
Yapabildiklerini ,yapabileceklerini
gerçekleştirmeden ölmek.
Ve yapanları izlemek
kısacık ömürde.
Ne mürekkep bitti ne kâğıt ne de gözetlenme
hissi.
Bak durmadan arkana ve huzursuzluğun dibinde
bir saray kur.
Yaşa bu sarayda!
Sayısız kölen ve sayısız altın.
Neye yarar bir damla mutluluk olmazsa.
Ve hisset yaz sabahlarını boynunda.
Doğan güneşin kızıllığı değsin tenine.
Duy kuşların cıvıltısını.
Martıların uyanışını.
Ilık rüzgâr havalandırsın perdeni.
Çık bak camdan, iç çamaşırlarınla uyandığın
uykusuz geceden
Ve üşüyerek gir
yatağına.
Titremenin verdiği
huzurla uyu.
Anımsa sarayında bu
anı.
Ölümsüzleş.
Tacını tak ve ölümsüz
ol tanrı gibi.
Eğilsin önünde huzursuzluğun köleleri.
Ve sen haz duy bu huzursuzluğun verdiği
huzurdan.
Acımasızca sök kalbini.
Unut tüm sesleri ve
ölümsüz ol.
Yaşamaya değer ne
kaldıysa unut.
Hafızanı
huzursuzlukla sil.
Ve tacına bak
kölelerinin gözbebeklerinden.
Haz duy bundan.
Ve unut her şeyi.
Fakat yine de
Neyi istediğimi
bilmiyorum.
Ve hiç bilmedim ömrümde.
Arayışlar hep sürdü
Ve sürecek
C.A
ARAYIŞ
DÜNYA'NIN EN APTAL BÖCEĞİNE AŞIK OLDUM
Dünya'nın en aptal böceğine aşık oldum bugün. Parmağımda gezinirken antenleri hâlâ yazıyorum işte buralara. Geceden kalma sarhoşlukla n...
-
Dünya'nın en aptal böceğine aşık oldum bugün. Parmağımda gezinirken antenleri hâlâ yazıyorum işte buralara. Geceden kalma sarhoşlukla n...
-
Ölümü düşünen olmuştur aranızda. Hele bir mezarlığın önünden geçtik mi daha çok düşer akla. Soğuk, acı, uzak, bazen yakın-çoğunlukla yakın-...



