TAYFUN PİRSELİMOĞLU 1999 ‘’DAYIM’’
Filmi az evvel 2 kez olmak sureti ile keyifle ve not alarak izledim. Tayfun Pirselimoğlu filmlerini ayrı bir heyecanla açıp izlerim her daim. Filmin benim için klasik bir konusu veya bir özeti yok. Mutlaka izleyerek bu deneyime erişmek gerekir. Fakat biraz bahsetmek gerekirse ailesi tarafından bilhassa kız kardeşi tarafından meczup düşünülen bir dayı ve sonsuz minik yüreği ile ona inanan bir yeğen ve sessizce olup biteni izleyen tepkisiz bir anneanne arasında geçen 15 dakikalık bir kısa film. Normal kalıplarını yıkan ve onlara uymadığı için dışlanıp ötekileştirilen bir karakter olan dayı ve o kalıplardan haberi bile olmayan bir yeğenin dilinden anlatılan bir hikâye. Birçok özelliği ile hayatının röpteşambırlı şövalyesi olan dayısının renkli dünyasına dahil olan Halil’in ağzından dinliyoruz olanları. Toplumumuzda oluşan normları , -normallik algılarını ve ötekileştirilen bedenleri yüzümüze sabah çarpılan soğuk su edası ile ayıltan bir film. Karakterimiz olan dayının görünmeyen kanatlarıyla uçma hayali, olağan dışı, burulmaya doyulmayan bıyıkları olan devamlı hayalleri uğruna çabalayan ve tahminimce o topluma çok aykırı olan eşcinsel kimliği ile beni çok etkileyen bir karakter. Filmi iki kez izlememe rağmen birçok gizli ayrıntı barındıran bir film. Bana ilkokulda okuduğum martı Jonathan hikâyesini hatırlattı. O ilkokul dönemimde beni kayaya toslatan bir kitaptı. Bitirdiğimde boş bakmalarımın yarım saati aşkın süreleri bulduğu olmuştu. Bu film beni o dönemlerime götürdü. Aradığım yolları hatırlattı. Dayı karakteri aslında birçoğumuzun aklının sınırlarını aştığında ortaya kalacak olan saf benliğimizi bize hatırlatıyor. Birçoğumuzun korkup ‘Ya öylesi de yapılır mı?’ dediğimiz hayallerimiz, bastırdığımız hayatlarımızla bizleri yüzleştiriyor. Halil karakteri tahminimce 5 yaşlarında ve dayısının anlattığı Berberi hikâyesi ve daha binlerce hayaline ortak olan bir yürek. Dayısının uçma hayaline birçok kez inanıp birçok kez ona acımasızca davranarak inanmadığını belli etmiştir. Hatta filmde bir sahnede tavandaki melek figürlerine bakarak aralarında şöyle bir konuşma geçer:
Uçacağıma inanıyor musun?
Hayır inanmıyorum.
Mutlaka uçacağım mutlaka
Nasıl?
Kanatlarımla…
Dayısının görünmez kanatları olduğuna inanır Halil. Oysa ona sadece meleklerin kanatları olduğu söylenmiştir. Belki de melektir dayısı. Bıyıklı ve röpteşambırlı bir melek. O görünmez kanatların timsali olan uçan koltuğu için çabalamasını belki de 42 yaşında aldığı mektuptan sonra anlamıştı.
Dayı karakteri uçma hayaline öylesine bağlıdır ki her gün bu hayal uğruna çalışmalarını sürdürür. Ona asla inanmayan kız kardeşi ve birçok kişiye rağmen hayali olan uçan koltuğu yaparak her şey olan gökyüzüne uçar bir pazar sabahı. Halil ve annesi bakar kalır ardından. Ve Halil belki de o an anlar hayallerin gerçek olabildiğine. Filmde geçen bir cümleyle açıklamak istiyorum aslında dayı karakterini. ’’Onun içinde fırtınalar kopartan çalkantılı yüreğini titreten melodinin ve kolları arasındaki dayanılmaz ruhun ne olduğunu kimse tam olarak anlamadı’’ böyle anlatıyor dayısını Halil. Onu kimsenin anlamadığı bir dünyada kalmak istemiyor dayı karakteri. Hatta aşkı yüzünden- belki de değil- intihar ediyor bir kez. Ayağı aksak kalıyor. Bir zamanlar Anadolu filminde şöyle bir replik geçer : ’’Zaten intiharların çoğu bir başkasını cezalandırmak için yapılmıyor mu savcı bey?’’ Bu durum biraz böyledir. Ona olan kinimiz öyle çoktur ki acısıyla kavrulsun isteriz ve kendimizden oluruz. Dayı karakteri de belki de bundandır geçti kendi canından cananı uğruna. O dönem onu kimse anlamazken tek dinleyicisi ve hayranı olan Halil dayısını bir kahraman olarak görür. İlk kamerasını dayısından alır. İlk filmini dayısı satın alır. Öyle iyidir ki yüreği çektiği, filmdeki sahneyi kimse görmesin diye aldığını düşünemez dayısının. Yüklü bir meblağa sattığı filminin gururu ile sayar parasını. Benim için ve eminim ki Halil için çok kıymetli olan ve Halil’in eline 42 yaşında ulaşan bir mektupla açıklanır her şey ya da sırlara gömülür birçok şey. Mektubun geldiği günü şöyle anlatıyor Halil: ‘’Bugün tuhaf bir mektup aldım. Mektupta şunlar yazıyor: Dayınız Afrika’da Koutopalice kentinde soğuk bir günde gökyüzünden düşme suretiyle ölmüştür, bilgilerinize.”
Öyle çarptı ki bu cümle bana. Eminim Halil karakterine çarptığı kadar. Tesiri altına alan bir mektup benim için. Halil tam 42 yaşında yani en son gördüğü Pazar sabahından bu yana tahminimce 37 sene sonra kadar dayısından aldığı haberle sarsıldı. Dayısı Afrika’da haritada dahi olmayan bir kentte hatta soğuk bir günde gökten düşme sureti ile ölüyor. Kulaklara tuhaf gelen bu mektup Halil’i inandırmıyor ve her şey olan gökyüzünde dayısının hala uçtuğuna inanıyor. Belki tuhaf gelecek fakat bende dayısının hala gökyüzünde olduğuna ve sadece Halil’e ufak bir mektubu yine kendi tarzıyla görünmez kanatlarının timsali olan uçan koltuktan kapısına salıverdiğine inandım filmin sonunda.15 dakikalık öylesine çarpıcı bir kısa filmdi ki 3 saat niteliğinde düşünme payı bırakıyor insana. Düşündükçe ayrıntılarıyla boğan kıvrımlandıkça labirent olan bir film. Tayfun Pirselimoğlu filmlerinde genelde bir çember mantığı vardır. Filmin sonu sizi yine aynı yere getirir. Filmin başlandığı mektup cümlesi ve bittiğini gösteren mektup cümlesi. Kendi imzasını da bizlere sunuyor çok saygıdeğer yönetmen. Filmden sonra kendime çıkardığım birçok ders var elbette. Ya da düzeltilmesi mutlak olan normlar var kafamda. Yıkılacak binlerce tabu. Binlerce inanış. Hayatımızın her noktasında dayatılan kalıplar ve çizilen sınırlar içinde bir karınca edası ile didinip dururuz. Çember genişlese bile biz çizgiyi aşmayız. Öğrenilmiş kabullenmeler bizleri sorgulatmaktan ve sorgulanmaktan alıkoyar. Ne gidebiliriz ne kalabiliriz. Ne söyleyebiliriz ne susabiliriz. Her şey bir çember kadar. Ne eksik ne fazla tam bir çember. Bize düşen bu çemberi elimize aldığımız büyük bir silgi ile silebilmek. Fakat öncesinde çizgiyi görebilmeliyiz. Yaşadığımız kısıtlı hayatları normal saymaktan vazgeçmek ile başlamalıyız. Görebilmeliyiz gerçekleri ve yüzleşebilmeliyiz onlarla. Düşünmeliyiz her şeyden önce. Zihnimizin tozlu raflarını karıştırmalıyız. Üstüne örtülen koltuk örtülerini toplamalıyız ve temizlemeliyiz başkası tarafından örülen ağları. Yıkmalıyız tuğlaları. Suç ve Ceza’da şöyle bir diyalog geçer:
Nastasya sorar Rodya’ya:
-Şimdi neden bir iş yapmıyorsun?
-Yapıyorum…
-Ne yapıyorsun?
-İş…
-Ne işi?
Delikanlı bir süre sustuktan sonra ciddi bir sesle:
-Düşünüyorum… Der.
Hatta kış uykusu filminde de geçer buna benzer bir konuşma. Dışarıdan ahmak beyinlerin gördüğü hiçbir iş yapmayan bizler, düşünme işi ile uğraşırız. Öyle ki düşünmekten ve bulmaktan başka çaresi olmayan binlerce dayı karakterini anlamaz aptal âdemoğlu. Öyle ki sizi boş, saçma ve işe yaramaz görürler. Oysa göremeyendir onlar çemberin çizgisini. Bırakın çemberi önlerindeki taşı göremez kimsedir bunlar. Okuyucularım kusura bakmasın kimseyi yermek değil amacım. Fakat çemberin içinde ikiye ayrılır insanlar. Düşünenler ve elbette düşünmeyenler. Bakın iyi veya kötü insan demeyeceğim. Bu sınıflandırma hep saçma gelir bana. Düşünen kimseler iyiyi de kötüyü de kendilerince bulur elbet. Mesele neye iyi neye kötü demek için başkasının oluşturduğu kalıplara itaat etmemek. Varsın düşünceler sapsın. Elbet yolunu bulacaktır. Düşünmeyen kimseler ise resimleri çizili boyama kitaplarında çizgiyi aşmadan boyarken hayatlarını bizler bomboş resim defterlerinde birer Van Gogh edasıyla çizeceğiz Yıldızlı Geceler’i. Bizler değişmeli ve gelişmeliyiz. Bırakın kalsın kalmak isteyen. Fakat bizler daima gitmeliyiz. Unutmayın ki her şey değişir. ‘’Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir’’ Der Herakleitos. Bizler görünmeyen kanatlarımızla her şey olan gökyüzünde uçacağız tıpkı Jonathan gibi. Tıpkı DAYI gibi…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder