9 Mayıs 2024 Perşembe

DÜNYA'NIN EN APTAL BÖCEĞİNE AŞIK OLDUM

 Dünya'nın en aptal böceğine aşık oldum bugün. Parmağımda gezinirken antenleri hâlâ yazıyorum işte buralara. Geceden kalma sarhoşlukla nereye gideceğini bilmeden gezindi ellerimde.

Kuytularıma girmek istedi ama ben istemedim görmesini. Uçar gider diye korktum ama öylesine yapıştı ki bana. Güven duygusunu öylesine hissettim ki. Ciğerlerimi doldurdu sigarasından çıkan duman. Yeşilliği gözlerime vurdu. Artık gözlerim yeşil dedim. Öylesine yamuk antenleri, öylesine alacalı ki hipnoz oldum dakikalarca. Göğe doğru ellerimi açtım açmasına ama ne zamandır etmedim dua unuttum seslenmeyi. Tanrı varsa duyar belki dedi. O da bilmezmiş dua etmesini. Sen uçmuşsundur var mı tanrı dedim. Bilmezmiş o böyle şeyleri. Dün akşam fazla kaçırdı herhalde dedim. O kadar uçamazmış. E kanatların dedim. Uçamam ben o kadar dedi. Savrulurmuş o hep. Oradan oraya rüzgar itermiş onu. Kanatlar falan hep göstermelikmiş. Ne yapacağını bilemezmiş hep. Nereye gitse yutarmış onu derin kuyular. Sığamazmış hiçbir yere büyük gelirmiş her deliğe. Hem zaten korkarmış karanlıktan. Uyku nedir bilmezmiş. Yemek desen buldukça yermiş . İştahı varmış ama yemek istemezmiş yine de. Öylesine sürünürmüş ki elleri acırmış. Ondanmış hep antenlerini düzeltirmiş. En ihtişamlı şeyleri olan antenleri pek kıymetliymiş. Kıymetliymiş kıymetli olmasına da atılmış hep sürülerden. Uymamış hiç kurallara. Kabullenmemiş kimseler. Böyle böcek mi olur demişler. Gregor'u tanır mısın yoksa o musun sen dedim. Tanımazmış. Çok soru sormuşum Biraz uykuya dalar gibi oldu. Antenleri kapandı. Yapıştı başparmağımın ucuna. Kendi masalı hoş geldi uykusuna. Ben bugün dünyanın en aptal böceğine aşık oldum. İyi uykular. 

C. A. 

09.05.24 

ANKARA



13 Ocak 2024 Cumartesi

MORA ÇALAN BİLİM ÖYKÜSÜ

 Birinin ölmesi için onu gömmek gerekmediğini anladım bulaşıkları makineye dizerken. Ya da vedaların sadece bir valiz eşya olmadığını düşündüm tabakların yerini ararken. Ve intihar etmek için illa bedenimize zarar vermemiz gerekmediğini anladım şarkının 'sivri olan her şey bileklerime platonik' dediği kısımda. Madden , fiziken , formal olarak vs. ne derseniz deyin. Bir şeyin gerçekleşmesi için var olana kıymak,  zarar vermek, onu taşımak, oradan yok etmek gerekmediğini; vedaların, ölümlerin, intiharların sadece ergenlik yatağınızda yatarken, başınızı sağ taraftan sol tarafa çevirirken gerçekleşebileceğini görüyorsunuz zamanla. Ağrı kesiciler, sıcak rahatlatan çaylar, kafein, alkol... Nicesi artık kafanızın içini susturmaya yetmediği zaman kafanızın içinde 1 kilo demir mi yoksa 1 kilo pamuk mu ağır tartışmasından daha yorucu ve karmaşık bir yumak oluşuyor.  Bazen yumağı çözmenin yolu, ipi dolaşan kısmın başından kesmektir. İşte bu kısımda formal bedenimin içinde intiharlar, ölümler, vedalar, acılar gerçekleşiyor. Ve kıl kıpırdamıyor yattığım yerde. Kesilen ipin acısı ve kan tüm boşluklara dolup nefessiz bırakıyor canlı ne varsa. Boğulan hücreler morarıyor bir menekşe gibi. Morardıkça ortaya bir manzara çıkıyor. Ölüm... Ve bedenim daha dipdiriyken yataktan kalkıp balkondan parlayan güneşe bakıp gözlerimi kısarken  içimdeki yıkımların yansımasıyla güneş de morarıyor sanki. Ama kimse fark etmiyor bile renk değişikliğini. Sadece, sadece bana öyle görünüyor dünya. Ve kanıtlayın bakalım İsviçreli bilim ADAMLARI nasıl olur da güneşin rengi  bir tek bende mora çalar? Hayatın virajları, çaplı duvarları, büyük balkonları, hiç girilmeyen misafir odaları ve televizyonun mırıltısından sarhoş olup rahatsız koltukta kıvrılarak uyunan salon koltukları var belki de bizi bekleyen. Ya da mesela balkonlarında mor menekşeler var. Ama neden gözlerim böylesine güzelliklere kördür? Ya da neden bunların varlığından haberdarken bu normalliği kabul etmek istemem. Neden? Neden diye başlayan soruların sonu gelmez bende. Çocukluktan bu yana sorduğum sorulara net cevaplar alamadığımdan hep kendimi avutmak ve cevaplar bulmak zorunda kaldım. Belki cevaplar cevap anahtarında olduğu kadar doğruydu belki de tekerlemeyle tercih edilen  şık kadar rastgeleydi belki de topyekûn yanlıştı cevaplar. Bunlarında aslında tam cevabını bilmemekle birlikte geliştikçe hatta şöyle söyleyeyim yaş aldıkça ve okunan birçok kitap ve yazı üstüne gelen o aydın edalarıyla şimdilerde bazı cevaplar bulup yine on beşlerimdeki çocuğa döndüğümü söyleyebilirim. Tek bildiğim cevapların yine sorgulanamaz derecede doğru olup olmadığıdır. Okuduğum kitaplara genelde dikkatle başlarım hep. Cevaplar bulabilmek adına ve sonunu da aynı dikkatle okurum. Fakat sayfa ortalarına koyulan çiçeklerin renginden başka bir şey hatırlamam bazen. Sanki olay örgüsü, karakterler beni çekmez gibi. Ama denizin kokusuna , kadının saçından çıkan mis kokuya, fırtınalı bir günde deniz kenarında çalınan kemanı, akan kanı, silahtan çıkan kurşunu, dilden düşen zehir sözleri,kalpten çıkan yumuşak hisleri mutlaka hatırlarım Hep tez canlılığımdandır, sonuca bağlamak isterim birçok şeyi. Herhalde bundan dolayı da kitapları okurken hep böyle yaparım. Başı ve sonu. Önceden kitaplardan aldığım keyif de bambaşkaydı. Kitapları -hala yapıyorum tabii-açar açmaz koklarım. Dokusunu sayfa yapısını hissederim. Yazarın üstünkörü hayatını okurum. Halbuki o kısa yazılarda hangi sancılarla kitap yazıldığını ya da sayfa başına para alabilmek adına ne ter döküldüğünü falan anlatmazlar. Önceden Rus romanlarını yazan kişiler sayfa başına para alırlarmış. Ondandır anlayamam hiç Raskolnikov'u, delik cebindeki detaylara boğulmaktan.

C.A

ŞU AN

Bir haberci rüzgar esti enseme. Hani olur ya metro durağında beklerken önce bir rüzgar eser anlarız ki metro şimdi gelecek. Ha şimdi, hadi şimdi  derken gelir ve kapılar açılır. Kuru ekmeğin boğazında takıldığı gibi bir yoğunluk olur kapılarda herkes çıkınca su içmiş gibi ferahlar boğazımız. O boğazlardan geçip oturma sırasına gireriz hepimiz. kulağımızda bir şarkı .Hatta bir şarkı bitmeden öteki şarkıya geçilen o sabırsızlıklar. 'İthal' sabırsızlıklar. Uykusuzluğun verdiği kafanın düşmesi ve boynun inanılmaz ağrısı. Kafamdan şunlar geçiyor oturduğum turuncu koltuklarda. Öyle yoğun olmak isterim ki düşünmeye yatağa yatmaya vaktim olmasın isterim. Uyku çekilmez ve isyankarlığının sızıntısıyla  bünyeme zuhur eder ve dayanılmaz acı verdiğini bilirim de ondandır kendime çektirdiğim eziyet. Keyifsiz yemekler, keyifsiz sohbetler. Öylesine düşünmekten kaçarım ki, öylesine işler bulurum kendime .Bedenim yorgun, bitap düşene kadar çalışırım. Bazen, uyumak için içerim. Uyumak için uyuşması gerekir bedenimin. Bir de sen çıktın ya başıma. İşte, iyice tadı kaçtı uykularımın. Sen başkasına, ben sana. Belirsizliğe boğup gidersin hep. O olmak istersin ki zihnine bir saniye bile düşebilmek adına. Yaptığın her hareketi yormak başka yerlere. Gözüme bakmadığın tek bir an olduğunda taşlı yolları aşıp hiç olmayan sonuçlara varmak. Küsmek sana. Habersiz küsmeler. Dağa küsmüşüm küsmesine de, dağın haberi olmasını bırak farkında bile değil varlığımın. Yok sayılmak bazen. Hatta hiç var olmamak. Yazar olmak, oyuncu olmak ,öğrenci olmak, evlat olmak, dost olmak, insan olmak en nihayetinde. Ama en çok sen olmayı istemek. Buna anlam veremez içim. Biri olmak ve o biri için boğulabilmek cankurtaranın olmadığını bilerek. Aşık olmak. Hatta aşık olmayı sevmek. Nazım Hikmet'i anlamak gibi bir gün. Hatta kızmak ona ve ona benzeyen her şeye. Beresinin renginden tanıyıp, insanları aşıp ona ulaşmak ama bambaşka biriyle karşılaşmak. Onun olma ümidiyle yarıp geçtiğin insan kalabalığından özürler dilemek. Meğer boşa ezmişim  binlerce karıncayı. Meğer boşa olmuşum katil. Meğer boşa boğulmuşum kanların içinde. Kan kırmızısı bir kazakta kendini beğenmek. Metrodan indim. Metro kapısının boşluğuna düştüm. Üstümden metrolar geçti. Ama ben ölmedim. Canım bile yanmadı. Rüya hissizliği. Paradoks? Değil mi?

C.A

25 Haziran 2023 Pazar

GÜNÜN BİRİ

 Bir yaz günü ikindi vakti. Öğlen sıcağının son demlerini iliklerimize kadar hissettirip aynı zamanda serinliğin habercisi olan saatler. Öylece; rahatsız, yıllar evvel alınmış yatağımda uzanıyorum. Arkada Cem Karaca "ömrüm" çalıyor. Ayaklarımı soğuk duvara dayadım. Altımda 12 yaşımda aldığım yıldızlı şort. Öylece uzanıyorum. Çok çişim var ama şarkının büyüsünü bozmamak için yerimden kalkmıyor hareket dahi etmiyorum. Tıpkı çocukken yaptığım gibi. Son dakikaya kadar çişimi tutar olur olmaz yerlerde altıma işerdim. Çocukluk işte. Kendince oyunlar. Bunları düşünürken öylece yatıyorum. Ara sıra yeni yıkadığım saçlarımın kokusu burnuma değiyor. Gözlerim kapalı. Açıyorum gözlerimi. Duvara dayadığım çıplak ayaklarıma bakıyorum. 3 4 gün önce denize giderken giydiğim lacivert mayoma uysun diye sürdüğüm lacivert ojelerimin bozulduğunu farkedip düzeltmeyi not ediyorum. Her şeye şikayet ettiğim gibi ayaklarımın şekilsizliğinden gem vuruyorum. Ve şarkı yükseliyor. "El âlemdir neler derler, yaşamak var ya". Biraz daha dinliyorum şarkıyı. Kedimin sesi çalındı sanki kulağıma. Gelse ya diyorum içimden. Şimdi yanıma sokulup yatsa. Mendeburun biridir kedim. Ama yine de canımdan çok severim. Bazı insanları da böyle severiz ya. Mendeburdur bazen zararlıdır. Ama yine de severiz. Ailemiz gibi... Battaniyeyi değiştirmeli. Keşke annem bugün toplarken -kıştan kalan son damlaları-verseydim bu battaniyeyi diye düşünüyorum. İyice terletti. Ayrıca kedi ne diye gelsin bu sıcakta. Hayvan zaten sıcakladı. Amma da abarttım ne var sanki. Gelecek bana yoldaş olacak beş varsa on dakika. Neyse. Çişimi yapmaya gideyim. Şarkı da şimdi bitti. Bende bittim düşünmekten. Yazı da bitti.

8 Nisan 2023 Cumartesi

KATİL MEZARLIKTA

 Ölümü düşünen olmuştur aranızda. Hele bir mezarlığın önünden geçtik mi daha çok düşer akla. Soğuk, acı, uzak, bazen yakın-çoğunlukla yakın-, süresiz bir boşluktur. Bedene üflenen ruhun çıkıp ayine-i ruhta kendine bakıp izler saatlerce eserini. Sonra ulaşır sonsuzluğa. Özgürlüğüne kavuşur. Kuşlarla gökyüzündedir. Göç eder belki. Rüyalardadır çoğu zaman. Nereye eserse oradadır biraz. Peki, ölümü düşünürken ölenleri hatta ve hatta öldürdükleriniz de geldi mi akla? Düştü mü hiç kalbe zehriyle?

Mutlaka düşmüştür zihnin derinliklerine. İnmiştir tozlu raflardan. Şöyle bir tozunu savurup bakmışsınızdır. Peki asıl soruya gelelim. Bir insan ömründe kaç kere katil olur? Yolda yürürken bir ayak dolusu karıncayı ezdiğinde ya da evinde mışıl mışıl uyurken kulağını parçalarcasına çığlık atan küçük, siyah, tüylü karasineği suç aletiyle duvara yapıştırdığında mı? Ya da bir çiçeği zalimce saçlarından yolarak ait olduğu topraktan alıp süslü püslü bir vazoya koyup bir iki adım gerileyerek ortaya koyduğu eserine bakıp gülümsediğinde mi? Yoksa gül şarabı gibi içini yakıp kavuran hırsına yenik düşüp bir Ademoğlunu öldürdüğünde mi? Bilemiyorum. Belki de bedenin içinde çırpınan ruhuna sapladığında hançeri, içinde horoz şeker yiyen çocuğu öldürdüğünde ölür insan. Suç yaşatanda mı yoksa yaşanılan da mı? Ben ne bileyim. Ama bana sorarsanız -ben de çok bilirim ya gerçi ben neyi bilirim ki zaten- ikisi birden. İnsanın ölmesi sizce neye bağlıdır? Aşk mı, para mı, hırs mı, vicdan mı, hayat mı, insanlar mı? Karar veremiyorum. Bana kalırsa hiçbiri değmez ölmeye. İnsanı ölmeye sürükleyen başkalarını cezalandırma arzusudur. Ona yaşatılanın cezasını çektirmeye çalıştığında sürüklenir ölüme. Dünyada bizlerden çok önce var olan ve bizlerden çok daha akıllı olan ve biyolojik sınıflandırmada aynı grupta bulunduğumuz hayvanlardan örnek vermek isterim. Kendisini yakalamaya çalışan bir avcının ağına düşmemek için ona yapılan demonikçe planı alt ederek intihar etmeyi tercih eden bir geyik düşünün. Bilinmez bir hiçliğe doğru salıveriyor kendini. Ve zalim katili hırsa boğup dünyadan yok olmayı tercih ediyor. Gururu uğruna ve onu ağına düşürmeye çalışanı hırsına boğarak yine onu cezalandırma uğruna kendi canını feda eden bir geyik. Ne çok benzerlik var değil mi? Peşinde olan bir zalim avcı ve onu cezalandırmaya çalışan iki canlı. Tek farkları biri somut çığlıklar atarken diğeri bir ses tanesi bile çıkaramaz. Peşimizde olan avcının özellikleri aynıdır aslında. İkisi de zalim, ruhunu şeytana teslim etmiş bir Âdemoğlu. Ve ortak hedefler. Yaşatılanın cezasını başkasına çektirmek uğruna faturayı kendine kesen iki soluk alıp veren canlı. Bu kişiler bu dünyada ilanihaye kendilerini münferit sanarlar. Fakat şu incir çekirdeği kadar dünyanın oyunları bitmez. Neler çıkaracağı bilinmez. Mutlak suretle çıkarılması gereken öğütler bırakır bizlere. Fakat bir anda o kadar efsunlanırız ki onu fark edip, hissedemeyecek kadar kendimizi bu ışıltılı dünyada karanlığa hapsedebiliriz. Bir anda gözümüz kör olur sanki. Ya da kör hale gelir. Ne sebeple olduğu bilinmez. Herkesin farklıdır denizi. Mühim olan o denizin derinliklerinde ne süre nefesimizi tutabildiğimizle ilgilidir. Ufak bir örnekle açıklamak isterim. Bir kadın silüeti tasarlayın aklınıza. Naif, zarafet içinde bulunan ve gözleri kör eden bir güzellik. Herkesin farklı düşünmesi için fiziksel özellikleri siz değerli okuyucularıma bıraktım. Bir adamla yolları kesişir günün birinde. Belki bir sahafta, belki biri vasıtası ile, belki de sadece tesadüf üzerine kurulur bu aşk hikayesi. Birbirini çok seven iki aşığa dönüşürler. Günler saatler hashas geçiyordur. Fakat gün olur uzaklaştırır adam kalbinden bu tutkulu aşkı. Erkek okuyucularım bana kızmasınlar. Kadın anlamaz nedenini. Fakat gururuna yediremez, terk edip gider aşığını. Kadın, bu aşk denizinin derinliklerinde kendini bir hiçliğin ortasında yapayalnız bulur. Bu yapayalnızlığın içinden kendini karaya çıkarmak için kalbini bir hınçla söküp avuçlarının arasına aldıktan sonra tıpkı bir avcının avına arzulu bir susamışlıkla baktığı gibi, ezdiği o küçük kalbinden akan kanı büyük bir zevkle izler. Sonunda aşkından sıyrılmış kupkuru kalmış bir kalp kalır ortada. Gözlerinden akan kanla beraber, canlı bedeni adeta usta bir heykeltıraşın özenle yonttuğu bir alçı gibi katılaşmıştır. Artık hiç kimseye hatta kendine bile güvenemez. Kalbini açamaz hale gelir kimseye. Gözyaşı dökmüyordur artık. Kimse için. Saksıdaki ölen çiçeği için gözleri dolan kadın artık ifadesizdir ve gözleri çöle dönmüştür. Alnında hep aynı ifadeden dolayı derin çizikler oluşmuştur. Kimin umurunda? Sadece yaşıyordur. Tabii buna yaşamak denirse. Uzun yıllar geçer ve canlı bedeni bu katılığa, bu taşlanmışlığa dayanamaz artık. Ve tabure düşer. Morarır gökyüzü. Ağlar belki tüm çiçekleri. Aslında yıllar önce ölmüştür ruhu. Kendimce asıl ölüm budur. Çektiği acıyı ruhuna çektirdiğinde ölür insan. Beden ölümü acısızdır. Fakat hıncını sana üflenen cana çektirdiğinde gerçekleşir ölüm aslında. Ve ulaşırsın beka-i ruha. Ve evet insan ömründe birçok kez katil olur fakat en çok kendini öldürdüğünde canı yanar. İşte katil olmak istediği mezarlıktadır. İçinde...

İÇİMDEKİ TÜRKÜ

Yağmurun altında elmasını yiyerek ilerledi kız. Tüm gün yağmurda nasıl kayıp düşeceğini hayal etti fakat hiç de umduğu gibi olmadı. İçindeki düşme korkusuyla asla düşemeyeceği ve ayağının yaprağa takılıp kaymayacağı yerlerden geçti temkinlice. Yanından otobüs geçti. İçinden bir kişiyle göz göze geldi. Bunu rutin haline getirmişti resmen. Ne zaman bir otobüs geçse mutlaka bir kurban seçerdi ve göz hapsine alırdı görüşünden çıkana dek. Elmadan bir ısırık daha aldı. Tam o sırada kulağında son ses çalan bağırtılı şarkısı kesildi ve elmanın ısırık sesinin nasıl yankılandığını duydu. Neyse ki başka şarkıya geçti kulağındaki müzik de başkasına yaptığı bu eziyet verici sesi kendisi duymadı. Bir ısırık daha aldı. Elma o kadar yumuşaktı ki diş izlerini ilkokul kitaplarındaki kayak yapan çocuğun arkasında bıraktığı kar izlerine benzetti kız. Yürüdü ıslak yollarda. Yalnızlığın verdiği ıstırap ve hazla birlikte ıslana ıslana yürüdü. Ve öğrendi kız kendiyle konuşmayı. Çoktandır biliyordu belki de ama ne zamandır olduğunu kestiremedi aklında. “Ne fark eder”dedi içinden. Belki de çocukluğundan beri yaptığı ufak oyunlardan biri olan bu özelliği devam ediyordu. Uyumadan önce uydurduğu aşk masallarındaki başrolleri konuşturduğunda başladı belki de. Böylece sevdi kendiyle sohbetlerini, münakaşalarını, gelgitlerini...

Yolda ilerlerken “Sevdim bu işi” dedi kendine. “Ne işi?” diye sordu kendi. “İçime içime kendimle konuşmayı” diye cevapladı kendi. İşte böyle öğrendi bu kız yalnızlığın tadını. Tıpkı yaban mersinin ağızda bıraktığı o tat gibi. Tatlı ama buruk. Alıştı bu burukluğa. Öyle alıştı öyle benimsedi ki yalnızlığı katlanamaz oldu kalabalıklara. Nefesini keser oldu insanlar. Ne ara yalnızlaştı bilen yok. Ama öyle alıştı ki bu sessizliğe. Hani sizi rahatsız eden bir ses olur ve kesildiğinde bu ses, ona alıştığınızı fark edip sizi rahatsız etse de devam etmesini beklersiniz ya. İşte böyle. Bu rahatsız edici sessizliğe öyle alıştı ki kaybolduğu an onu bekler oldu. Bu zifiri sessizliği özler oldu zamanla. Bu yalnızlık, bu sessizlik sığınağı olmuştu. Kimsenin görmediği ulaşamadığı insanların yanından geçmesine rağmen ne kızın onları ne o insanların onu görmemesi iyi geldi kıza. Bu sığınağa gizlenip günün belki her saati bir parça müzik ve düşüncelerle dolu bir çift ifadesiz bakışla zifirilikte kaybolmayı öyle sevdi öyle sevdi ki anlatır oldu gününün nasıl geçtiğini kendine bu sığınakta. Yorulmadan usanmadan açıklamak zorunda olmadan. Her şeyi yorumlamak kendince ve karşılaşmamak anlamsız bakışlarla. Duymayan kulaklara anlatmaya çalışmadan basitçe dinledi kendini kız. Uyumadan önce gözünün önüne gelen suratlar kadar tuhaf da olsa söyledi fikirlerini kendine. Bazen tuhaf bazen yaratıcı bazen saf bazen zekice bir fikri sundu kendine. Ve doydu bu düşüncelerle. Acımasız da olsa çaresiz de olsa buldu kendinde çareyi de cesareti de merhameti de. Mutluydu bu mağaradan açılan penceredeki yansımasından. Herkese göre somurtkan olan bu kız dinletti en şen kahkahalarını kendine. Severdi bu melodiyi ve duyurmak istemezdi kulağı tıkalı tüm insanlara. Belki bir gün biri duymak ister ümidiyle de yaşamayı bırakalı çok olmuştu. Sesler çoğalır belki. Belki kız kendiyle baş başa kalır bu bedende ömrünce. Bilinmez bir türküdür kendiyle hasbihal. Sonu gelmeyen bir ezgidir bu kızın ruhu. Orkestrası da seyircisi de eleştirmeni de aynı bedendedir. Beni soracak olursanız ben sadece büyük bir hayranıyım. Ben, siz okuyucularım. Bu kızı yalnızlığa iten sizlerim. Ben sadece bir sesim belki bir harf belki bir nota. Belki arafta yolunu kaybetmiş bir yolcu...

ARAYIŞ

DÜNYA'NIN EN APTAL BÖCEĞİNE AŞIK OLDUM

 Dünya'nın en aptal böceğine aşık oldum bugün. Parmağımda gezinirken antenleri hâlâ yazıyorum işte buralara. Geceden kalma sarhoşlukla n...