Ölümü düşünen olmuştur aranızda. Hele bir mezarlığın önünden geçtik mi daha çok düşer akla. Soğuk, acı, uzak, bazen yakın-çoğunlukla yakın-, süresiz bir boşluktur. Bedene üflenen ruhun çıkıp ayine-i ruhta kendine bakıp izler saatlerce eserini. Sonra ulaşır sonsuzluğa. Özgürlüğüne kavuşur. Kuşlarla gökyüzündedir. Göç eder belki. Rüyalardadır çoğu zaman. Nereye eserse oradadır biraz. Peki, ölümü düşünürken ölenleri hatta ve hatta öldürdükleriniz de geldi mi akla? Düştü mü hiç kalbe zehriyle?
Mutlaka düşmüştür zihnin derinliklerine. İnmiştir tozlu raflardan. Şöyle bir tozunu savurup bakmışsınızdır. Peki asıl soruya gelelim. Bir insan ömründe kaç kere katil olur? Yolda yürürken bir ayak dolusu karıncayı ezdiğinde ya da evinde mışıl mışıl uyurken kulağını parçalarcasına çığlık atan küçük, siyah, tüylü karasineği suç aletiyle duvara yapıştırdığında mı? Ya da bir çiçeği zalimce saçlarından yolarak ait olduğu topraktan alıp süslü püslü bir vazoya koyup bir iki adım gerileyerek ortaya koyduğu eserine bakıp gülümsediğinde mi? Yoksa gül şarabı gibi içini yakıp kavuran hırsına yenik düşüp bir Ademoğlunu öldürdüğünde mi? Bilemiyorum. Belki de bedenin içinde çırpınan ruhuna sapladığında hançeri, içinde horoz şeker yiyen çocuğu öldürdüğünde ölür insan. Suç yaşatanda mı yoksa yaşanılan da mı? Ben ne bileyim. Ama bana sorarsanız -ben de çok bilirim ya gerçi ben neyi bilirim ki zaten- ikisi birden. İnsanın ölmesi sizce neye bağlıdır? Aşk mı, para mı, hırs mı, vicdan mı, hayat mı, insanlar mı? Karar veremiyorum. Bana kalırsa hiçbiri değmez ölmeye. İnsanı ölmeye sürükleyen başkalarını cezalandırma arzusudur. Ona yaşatılanın cezasını çektirmeye çalıştığında sürüklenir ölüme. Dünyada bizlerden çok önce var olan ve bizlerden çok daha akıllı olan ve biyolojik sınıflandırmada aynı grupta bulunduğumuz hayvanlardan örnek vermek isterim. Kendisini yakalamaya çalışan bir avcının ağına düşmemek için ona yapılan demonikçe planı alt ederek intihar etmeyi tercih eden bir geyik düşünün. Bilinmez bir hiçliğe doğru salıveriyor kendini. Ve zalim katili hırsa boğup dünyadan yok olmayı tercih ediyor. Gururu uğruna ve onu ağına düşürmeye çalışanı hırsına boğarak yine onu cezalandırma uğruna kendi canını feda eden bir geyik. Ne çok benzerlik var değil mi? Peşinde olan bir zalim avcı ve onu cezalandırmaya çalışan iki canlı. Tek farkları biri somut çığlıklar atarken diğeri bir ses tanesi bile çıkaramaz. Peşimizde olan avcının özellikleri aynıdır aslında. İkisi de zalim, ruhunu şeytana teslim etmiş bir Âdemoğlu. Ve ortak hedefler. Yaşatılanın cezasını başkasına çektirmek uğruna faturayı kendine kesen iki soluk alıp veren canlı. Bu kişiler bu dünyada ilanihaye kendilerini münferit sanarlar. Fakat şu incir çekirdeği kadar dünyanın oyunları bitmez. Neler çıkaracağı bilinmez. Mutlak suretle çıkarılması gereken öğütler bırakır bizlere. Fakat bir anda o kadar efsunlanırız ki onu fark edip, hissedemeyecek kadar kendimizi bu ışıltılı dünyada karanlığa hapsedebiliriz. Bir anda gözümüz kör olur sanki. Ya da kör hale gelir. Ne sebeple olduğu bilinmez. Herkesin farklıdır denizi. Mühim olan o denizin derinliklerinde ne süre nefesimizi tutabildiğimizle ilgilidir. Ufak bir örnekle açıklamak isterim. Bir kadın silüeti tasarlayın aklınıza. Naif, zarafet içinde bulunan ve gözleri kör eden bir güzellik. Herkesin farklı düşünmesi için fiziksel özellikleri siz değerli okuyucularıma bıraktım. Bir adamla yolları kesişir günün birinde. Belki bir sahafta, belki biri vasıtası ile, belki de sadece tesadüf üzerine kurulur bu aşk hikayesi. Birbirini çok seven iki aşığa dönüşürler. Günler saatler hashas geçiyordur. Fakat gün olur uzaklaştırır adam kalbinden bu tutkulu aşkı. Erkek okuyucularım bana kızmasınlar. Kadın anlamaz nedenini. Fakat gururuna yediremez, terk edip gider aşığını. Kadın, bu aşk denizinin derinliklerinde kendini bir hiçliğin ortasında yapayalnız bulur. Bu yapayalnızlığın içinden kendini karaya çıkarmak için kalbini bir hınçla söküp avuçlarının arasına aldıktan sonra tıpkı bir avcının avına arzulu bir susamışlıkla baktığı gibi, ezdiği o küçük kalbinden akan kanı büyük bir zevkle izler. Sonunda aşkından sıyrılmış kupkuru kalmış bir kalp kalır ortada. Gözlerinden akan kanla beraber, canlı bedeni adeta usta bir heykeltıraşın özenle yonttuğu bir alçı gibi katılaşmıştır. Artık hiç kimseye hatta kendine bile güvenemez. Kalbini açamaz hale gelir kimseye. Gözyaşı dökmüyordur artık. Kimse için. Saksıdaki ölen çiçeği için gözleri dolan kadın artık ifadesizdir ve gözleri çöle dönmüştür. Alnında hep aynı ifadeden dolayı derin çizikler oluşmuştur. Kimin umurunda? Sadece yaşıyordur. Tabii buna yaşamak denirse. Uzun yıllar geçer ve canlı bedeni bu katılığa, bu taşlanmışlığa dayanamaz artık. Ve tabure düşer. Morarır gökyüzü. Ağlar belki tüm çiçekleri. Aslında yıllar önce ölmüştür ruhu. Kendimce asıl ölüm budur. Çektiği acıyı ruhuna çektirdiğinde ölür insan. Beden ölümü acısızdır. Fakat hıncını sana üflenen cana çektirdiğinde gerçekleşir ölüm aslında. Ve ulaşırsın beka-i ruha. Ve evet insan ömründe birçok kez katil olur fakat en çok kendini öldürdüğünde canı yanar. İşte katil olmak istediği mezarlıktadır. İçinde...
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
ARAYIŞ
DÜNYA'NIN EN APTAL BÖCEĞİNE AŞIK OLDUM
Dünya'nın en aptal böceğine aşık oldum bugün. Parmağımda gezinirken antenleri hâlâ yazıyorum işte buralara. Geceden kalma sarhoşlukla n...
-
Dünya'nın en aptal böceğine aşık oldum bugün. Parmağımda gezinirken antenleri hâlâ yazıyorum işte buralara. Geceden kalma sarhoşlukla n...
-
Ölümü düşünen olmuştur aranızda. Hele bir mezarlığın önünden geçtik mi daha çok düşer akla. Soğuk, acı, uzak, bazen yakın-çoğunlukla yakın-...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder