13 Ocak 2024 Cumartesi

MORA ÇALAN BİLİM ÖYKÜSÜ

 Birinin ölmesi için onu gömmek gerekmediğini anladım bulaşıkları makineye dizerken. Ya da vedaların sadece bir valiz eşya olmadığını düşündüm tabakların yerini ararken. Ve intihar etmek için illa bedenimize zarar vermemiz gerekmediğini anladım şarkının 'sivri olan her şey bileklerime platonik' dediği kısımda. Madden , fiziken , formal olarak vs. ne derseniz deyin. Bir şeyin gerçekleşmesi için var olana kıymak,  zarar vermek, onu taşımak, oradan yok etmek gerekmediğini; vedaların, ölümlerin, intiharların sadece ergenlik yatağınızda yatarken, başınızı sağ taraftan sol tarafa çevirirken gerçekleşebileceğini görüyorsunuz zamanla. Ağrı kesiciler, sıcak rahatlatan çaylar, kafein, alkol... Nicesi artık kafanızın içini susturmaya yetmediği zaman kafanızın içinde 1 kilo demir mi yoksa 1 kilo pamuk mu ağır tartışmasından daha yorucu ve karmaşık bir yumak oluşuyor.  Bazen yumağı çözmenin yolu, ipi dolaşan kısmın başından kesmektir. İşte bu kısımda formal bedenimin içinde intiharlar, ölümler, vedalar, acılar gerçekleşiyor. Ve kıl kıpırdamıyor yattığım yerde. Kesilen ipin acısı ve kan tüm boşluklara dolup nefessiz bırakıyor canlı ne varsa. Boğulan hücreler morarıyor bir menekşe gibi. Morardıkça ortaya bir manzara çıkıyor. Ölüm... Ve bedenim daha dipdiriyken yataktan kalkıp balkondan parlayan güneşe bakıp gözlerimi kısarken  içimdeki yıkımların yansımasıyla güneş de morarıyor sanki. Ama kimse fark etmiyor bile renk değişikliğini. Sadece, sadece bana öyle görünüyor dünya. Ve kanıtlayın bakalım İsviçreli bilim ADAMLARI nasıl olur da güneşin rengi  bir tek bende mora çalar? Hayatın virajları, çaplı duvarları, büyük balkonları, hiç girilmeyen misafir odaları ve televizyonun mırıltısından sarhoş olup rahatsız koltukta kıvrılarak uyunan salon koltukları var belki de bizi bekleyen. Ya da mesela balkonlarında mor menekşeler var. Ama neden gözlerim böylesine güzelliklere kördür? Ya da neden bunların varlığından haberdarken bu normalliği kabul etmek istemem. Neden? Neden diye başlayan soruların sonu gelmez bende. Çocukluktan bu yana sorduğum sorulara net cevaplar alamadığımdan hep kendimi avutmak ve cevaplar bulmak zorunda kaldım. Belki cevaplar cevap anahtarında olduğu kadar doğruydu belki de tekerlemeyle tercih edilen  şık kadar rastgeleydi belki de topyekûn yanlıştı cevaplar. Bunlarında aslında tam cevabını bilmemekle birlikte geliştikçe hatta şöyle söyleyeyim yaş aldıkça ve okunan birçok kitap ve yazı üstüne gelen o aydın edalarıyla şimdilerde bazı cevaplar bulup yine on beşlerimdeki çocuğa döndüğümü söyleyebilirim. Tek bildiğim cevapların yine sorgulanamaz derecede doğru olup olmadığıdır. Okuduğum kitaplara genelde dikkatle başlarım hep. Cevaplar bulabilmek adına ve sonunu da aynı dikkatle okurum. Fakat sayfa ortalarına koyulan çiçeklerin renginden başka bir şey hatırlamam bazen. Sanki olay örgüsü, karakterler beni çekmez gibi. Ama denizin kokusuna , kadının saçından çıkan mis kokuya, fırtınalı bir günde deniz kenarında çalınan kemanı, akan kanı, silahtan çıkan kurşunu, dilden düşen zehir sözleri,kalpten çıkan yumuşak hisleri mutlaka hatırlarım Hep tez canlılığımdandır, sonuca bağlamak isterim birçok şeyi. Herhalde bundan dolayı da kitapları okurken hep böyle yaparım. Başı ve sonu. Önceden kitaplardan aldığım keyif de bambaşkaydı. Kitapları -hala yapıyorum tabii-açar açmaz koklarım. Dokusunu sayfa yapısını hissederim. Yazarın üstünkörü hayatını okurum. Halbuki o kısa yazılarda hangi sancılarla kitap yazıldığını ya da sayfa başına para alabilmek adına ne ter döküldüğünü falan anlatmazlar. Önceden Rus romanlarını yazan kişiler sayfa başına para alırlarmış. Ondandır anlayamam hiç Raskolnikov'u, delik cebindeki detaylara boğulmaktan.

C.A

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

ARAYIŞ

DÜNYA'NIN EN APTAL BÖCEĞİNE AŞIK OLDUM

 Dünya'nın en aptal böceğine aşık oldum bugün. Parmağımda gezinirken antenleri hâlâ yazıyorum işte buralara. Geceden kalma sarhoşlukla n...